|
Sıcak... Her yerde sıcak...
Yaz günlerinin getirisi, şu sıralar ağzımızdan çıkan ilk iki kelime “çok” ve “sıcak”. Telefonla, internetle ya da yüz yüze görüştüğümüz insanlara sanki onlar başka bir gezegende yaşıyorlarmış ya da hislerini kaybetmişler gibi davranıyoruz. Bugünlerde en önemli sorunumuz küresel ısınma ve ‘su’suz kalma tehlikesi. Bahçesini sulayanı, arabasını yıkayanı eshefle kınıyor, yeri geldiğinde azarlıyor; küresel ısınmaya “dur” demek için kendimizi helak ediyor, festivaller, yürüyüşler, bisiklet gezileri düzenliyoruz. Bazı konularda bilinç kumkuması olmayı ihmal etmezken, burnumuzun dibindekini görmede adeta Arabesk’te kör rolünü oynayan Şener Şen ile yarışıyoruz. Neden Arabesk derseniz, traji-komik bir filmdi hatırlarsanız. Tıpkı bizim gibi, trajik ve bir o kadar da komik…
Sustu... kadın ‘Ünzile’...
“Yasemin kaçarak evlendi. Boşanmak isteyince babası tarafından başına sıkılan tek kurşunla öldürülen Yasemin'in otopside 1.5 aylık hamile olduğu anlaşıldı” yazıyordu gazetede çıkan haberin spotunda. Hemen yanına kafasından akan kanı mozaiklenmiş, siyah giysileri içinde yerde boylu boyunca yatan cesedinin fotoğrafı vardı. Görür görmez kanım dondu, haberin devamını okuduğumda tüylerim diken diken oldu. Biraz farklıydım sanırım, hissedebiliyordum hala. O gün -6 Temmuz 2007-, kimsenin ilk lafı “yine töre cinayeti” olmadı. Gün içinde herkes birbirine yine sıcaktan dert yandı durdu. Ne bir kişi pedal çevirdi onun cesedi için ne de kimse sert bir dille uyarıldı. Mezara giderken bile sahipsizdi, ailesi morgtan almaya tenezzül etmedi; kimsesizler mezarlığına gömüldü. Toprak bu, karalığıyla her şeyin üzerini bir günde örttü. Sırf bu davada kaç kişiyi kaybettik biz? Kaç kadın uzun tırnaklarını masaya vurup fönlü saçını savururken “kadın-erkek eşitliği” diye bağırdı, sesini duyurdu da, Güldünya gibi -ve öncesi de-, Yasemin gibi -ve ne yazık ki sonrası da- çığlığını kimseye duyuramadı? Doğmamış bebeği ile, bıçak yaraları ile sesini de girdiği toprağa gömdü? Sezen Aksu ve son günlerde Şebnem Ferah’ın da dediği gibi sustu kadın ‘Ünzile’, sustu kadın Güldünya, Yasemin, Ayşe, Zeynep, Fatma…
Gündem değişmiyor...
Gözümü doğudan batıya çevirdiğimde gördüğüm yurdun dört bir yanında çıkan yangınların havadisleri, seçim gündemi, barajlardaki su rezervleri ve yer yer değişen türban/oks/öss/sıcak hava dalgası x ülke üzerinden geliyor sıcaklık 10 derece artacak haberleri arasına sıkışıp kalmış “gözaltında işkence”, “işkencede öldü” manşetleri… İstanbul’un göbeğinde Beyoğlu Karakolu’nda gerçekleşen olaya karşı İnsan Hakları Derneği’yle beraber ailesi savaş açmak istedi. İHD ve diğer sivil toplum örgütlerince neredeyse her hafta açıklama düzenlendi. Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu ile görev ve yetkileri artırılan kolluk güçlerine eğitim verilmesi gerektiği, bu işin böyle gitmeyeceği, insan haklarının hiçe sayılıp işkencenin egemen olamayacağı anlatılmaya çalışıldı, çalışılıyor. Herkes haber tazeyken üzerine üşüştü, bugün ne olayı hatırlayan var ne de eskisi gibi umursayan.
Özgürdüm ve düşmekten korkmuyordum…
Küresel ısınıp kavrulmasak da, susuzluktan kırılma tehlikesi yaşamasak da, ne töre cinayetleri için ne de gözaltında işkence ve ölümler için pedal çevirmeyeceğimizi adım kadar iyi biliyorum. Apolitize edilmiş kuşak içinde yeşermeye çalıştığım şu günlerde, eskisinden daha fazla anlıyorum ki saksıda kurumuş menekşe ya da yerle bir olmuş duvar kadar duyarsız insanlarla yaşamaya alışmam lazım. Çemberin dışındakileri içeri sokmaya gücüm yetmiyorsa, dışarıdakilerden olmamak adına bulunduğum yere sıkı sıkı tutunmam lazım. Çocukken bisiklete bindiğim sırada ellerimi bırakabiliyordum. İki yana açtığım kollarımla kendimi alabildiğine özgür hissediyor ve düşmekten korkmuyordum. Artık daha farklı şeyler hissediyor ve neden korkmalı neyin yanında yer almalıyım tam anlamıyla bilmiyorum. Yerden gelen çığlıkları duymamak mümkün sanırım ama ne yazık ki -ne mutlu bana ki- ben bunu hiçbir zaman beceremiyorum.
Bugün de hava çok sıcak…
|